Dünya Kupası’nda cesur olamayan teknik akıl, yıldızların arkasına sığındı.

Hakan Karatepe

Dünya Kupaları, teknik direktörlerin cesaretini ve futbol aklını test eden organizasyonlardır. Dün sabah Avustralya karşısında sahaya çıkan Türkiye ise rakibine fiziksel olarak değil, yaptığı yanlış tercihlerle teslim oldu.

Skor tabelasında 2-0 yazıyordu ama sahada kaybedilen yalnızca üç puan değildi.

Kaybedilen şey takım dengesi, oyun planı ve oyuncu profillerinin doğru kullanılma ihtimaliydi.

Üstelik bunu bize olağanüstü oynayan bir Avustralya yaşatmadı.

Rakip topa sahip olmadı, oyunu domine etmedi, sürekli hücum etmedi. Hatta maç boyunca yarı sahamıza ve ceza sahamıza çok sınırlı sayıda gelebildi.

Ama geldiği iki pozisyonda iki gol attı ve maçı kazandı.

İşte tam da bu nedenle bu mağlubiyet yalnızca hücum organizasyonuyla açıklanamaz.

Bu mağlubiyet aynı zamanda takım savunmasının iflasıdır.

Modern futbolda savunma sadece stoperlerin işi değildir. Hücum oyuncusunun baskısıyla başlayan, orta sahanın alan kapatmasıyla devam eden ve savunma hattının doğru yerleşimiyle tamamlanan kolektif bir organizasyondur.

Türkiye ise topu kaybettiği her anda ikiye bölündü.

Ön alan baskısı eksik kaldı.

Orta saha geçişleri kontrol edemedi.

Bekler hücuma çıktı ama dönüşlerde doğru yerleşemedi.

Savunma hattı ise sürekli geniş alanlarda yalnız bırakıldı.

Sonuç olarak Avustralya’nın üretmek için on pozisyona ihtiyacı olmadı.

İki kez geldi.

İki kez doğru koşu yaptı.

İki kez doğru zamanda doğru boşluğu buldu.

Ve iki kez cezayı kesti.

Dünya Kupası seviyesinde rakibe iki net fırsat veriyorsanız ve ikisi de gol oluyorsa sorun bireysel hata değil, teknik organizasyondur.

Ancak asıl problem hücum tarafında başladı.

Kerem Aktürkoğlu’nu santrfor oynatmanın futbol adına mantıklı bir açıklaması yoktu.

Kerem’i değerli yapan şey açık alandaki sürati, savunma arkasına yaptığı koşular ve yüzü kaleye dönük oynadığı anlardır.

Siz bu oyuncuyu fiziksel olarak üstün stoperlerin arasına koyarsanız rakibe değil, kendi oyuncunuza karşı savunma yapmış olursunuz.

Daha da ilginci, mevcut kadroda santrfor profiline en yakın oyuncu olan Kenan Yıldız yedek kulübesindeydi.

Elinizde klasik bir dokuz numara olmayabilir.

Ama fiziksel mücadele edebilen, top saklayabilen, rakip stoperleri meşgul edebilen ve takımı öne taşıyabilen bir oyuncunuz varsa, özellikle Avustralya gibi temaslı futbol oynayan bir rakibe karşı ilk tercih o oyuncu olmalıdır.

Kenan’ın yedek başlaması sadece bir kadro tercihi değil, maçın bütün hücum planını bozan stratejik bir hataydı.

Barış Alper Yılmaz’ın ikinci yarıda oyundan alınması ise bu yanlış planın devamı oldu.

Rakibi sürekli geriye koşturan, baskı yapan ve atletizmiyle fark yaratan oyuncuyu kenara alıp, etkisiz kalan hücum düzenini sahada tutmak teknik cesaret değil, teknik inattır.

Yunus Akgün ise yanlış kurgunun içinde kayboldu.

Çizgide bire bir oynayabilen, genişlik sağlayan ve adam eksiltebilen bir oyuncu olmasına rağmen sürekli dar alanlarda top almak zorunda kaldı.

Sonuç olarak ne Kerem kendi oyununu oynayabildi, ne Barış’ın atletizmi kullanılabildi, ne Yunus’un bire birleri devreye girdi, ne de Kenan’ın santrfor özelliklerinden faydalanıldı.

Peki bütün bu tercihlerin ortak noktası neydi?

Arda Güler’i mutlaka oyunun merkezinde tutma isteği.

Kimsenin Arda Güler’in yeteneğine söyleyecek tek bir sözü olamaz.

Ancak büyük futbolcuların varlığı, teknik direktörlere takım dengesini bozma hakkı vermez.

Arda maç boyunca çok fazla top aldı.

Ama topa çok dokunmak, oyuna çok etki etmek değildir.

Rakip savunmayı sürekli bozamadı, maçın temposunu değiştiremedi ve beklenen farkı yaratamadı.

Daha önemlisi, Arda’yı merkezde tutabilmek adına Kenan kulübede kaldı, Kerem doğal pozisyonundan uzaklaştı, Barış oyundan çıktı ve Yunus yalnızlaştı.

Bir oyuncuyu kazanmak isterken dört oyuncunun etkisini azaltan hiçbir plan doğru kabul edilemez.

Modern futbolun temel prensibi çok nettir:

En iyi on bir oyuncu ile en doğru on bir oyuncu aynı şey değildir.

Büyük teknik direktörler gerektiğinde yıldızlarını bile kulübeye oturtur ama takım organizasyonundan taviz vermez.

Türkiye ise tam tersini yaptı.

İsimleri korudu ama sistemi kaybetti.

Topa sahip oldu ama oyunu yönetemedi.

Pas yaptı ama tehdit oluşturamadı.

Rakipten fazla oynadı ama rakipten daha az doğru oynadı.

Ve sonunda Avustralya, çok daha az üreterek çok daha büyük bir ders verdi.

Bu mağlubiyet oyuncuların değil, teknik tercihlerin mağlubiyetidir.

Türkiye, Avustralya’ya yenilmedi.

Türkiye, kendi oyun planına, kendi yanlış kadro tercihine ve kendi bozduğu takım dengesine yenildi.

Eğer bu maçtan sonra hâlâ isimler üzerinden değil, profiller üzerinden bir takım kurulmazsa, Avustralya maçı sadece kötü bir başlangıç olarak kalmayacak; kaçan büyük bir fırsatın ilk sayfası olarak hatırlanacaktır.