VİYANA’DA FESTİVAL COŞKUSU AHMET ŞAFAK KONSERİYLE ZİRVE YAPTI VİYANA’DA FESTİVAL COŞKUSU AHMET ŞAFAK KONSERİYLE ZİRVE YAPTI

Dile kolay, askerliğim yedi yıla çıkmış gibiydi. Ev, bir kelime iki harften mi ibaretti? Ya evim kelimesi neleri çağrıştırırdı? İçinde yâr ve çocukların olmadığı mekâna ev denebilir miydi? “Neyleyim köşkü, neyleyim sarayı, içinde salınan yâr olmayınca.” Ozan böyle diyordu. Şair Faruk Nafiz Bey’in Yolcu ve Arabacı şiirindeki arabacının “Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam.” sözlerini şimdi daha iyi anlıyordum fakat heyhat yedi yılda duygu ve his dünyamda o kadar büyük değişiklikler olmuştu ki ama kimin umurundaydı? İçimdeki yıkılışlar bir tek evimin ışıkları değildi ki. Sevgi ile ördüğüm, mücadele ile çözdüğüm, sabır ile dizdiğim bütün değerlerim un ufak olmuştu. Kısacası, gönül mabedimin mihrabı çökmüştü. Benim tenceremde dert, gönlümde ise acı kaynıyordu. O günlerde de dostum kalemim elimden hiç düşmemişti. Kalemim de olmasa muhakkak çıldırırdım. Kerem’in Aslı’ya yandığı gibi “evim” deyip yanmıştım. Ne yalnızlığımı paylaşabileceğim ne de öpüp koklayabileceğim kimsem kalmamıştı. Evim, kaybettirilen mutluluğumdu. Evim, birlikte çay içtiğimiz, karnımızı doyurduğumuz, ailemiz ve dostlarımızla birlikte konakladığımız hanımızdı. Evlerimiz, yorulduğumuz zamanlarda dinlenecek, sırtımızı yasladığımız dağımızdı. Evlerimiz, uykuya vardığımızda bizleri kucaklayarak ana şefkatiyle bağrına basan mekânlardı. Hâsılı evlerimiz, gönül sultanlarımızın bizleri beklediği, çocuklarımızın büyütüldüğü, onlara sevgi, saygı ve görgü kurallarının öğretildiği, bizi dinlendiren, neşe ve mücadele azmi veren müstesna bir mekânın adı değil miydi? “Yurdumdan, yuvamdan kovunca beni / Söyle için rahat etti mi evim Kırk yıllık nikâhın hatırı yokmuş / Yükselip rütbeler aldın mı evim Mazimi ararım, gözümde tüter / Akar gözyaşlarım, yanağım süsler Aşk sevdiğini, göz gördüğün ister / Sen kimin davulun çaldın be evim”