SON DAKİKA

İHİK Başkanı Ömer Serdar, Avrupa’da yayın yapan Perspektif Dergisi’ne konuştu

Bu haber 03 Nisan 2018 - 21:46 'de eklendi ve 337 views kez görüntülendi.

Son yıllarda yabancı düşmanlığı, göçmen karşıtlığı ve İslamofobi Avrupa gündeminin ana başlıklarından. Sizce bu genel çerçeveden yurt dışındaki Türkiye kökenliler nasıl etkileniyor?

Yakın dönemde Avrupa’nın siyasal ve toplumsal hareketlenmelerine baktığımızda aşırı sağın ve yabancı düşmanlığının kaygı verici bir biçimde yükseldiğini gözlemliyoruz. Yapılan araştırmalar ve uluslararası kuruluşların raporları da bu gerçeği teyit eder nitelikte.
Bu mesele çok boyutlu bir arka plana sahip. 11 Eylül’ün ardından İslam ve Müslüman algısı ciddi bir yara aldı. Bu terör eylemleri bir yönüyle “korku unsuru”nu şekillendirdi ve bir “düşman” yarattı.

Batı, İslam’ı “kendi medeniyetine verebilecek bir canavar” olarak görmeye başladı. Sonraki gelişmelere baktığımızda ise kıta Avrupasında yaşanan siyasal gerilimler ve ekonomik krizlerin bu canavarı beslediğini söylemek mümkün. Avrupa’daki siyasi aktörlerin kendi iç kamuoyunu konsolide etmek adına ötekileştirici söylemler tercih etmeleri ve bundan nemalanmaları meselenin politik boyutunu oluşturuyor. 2008’de ABD’de başlayan ve Avrupa’yı derinden etkileyen ekonomik kriz ise İslamofobinin yayılmasında önemli bir faktör.
Meselenin bir diğer boyutunda ise Daeş, Boko Haram, el-Kaide ve Taliban gibi İslam adına hareket ettiklerini iddia eden ama gerçekte İslam ve Müslümanlıkla uzaktan yakından alakası olmayan terör örgütlerinin Avrupa ülkelerinde yaptıkları terör eylemleri var. Bu terörist eylemlerin ardından Avrupa’daki Müslüman nüfusa yönelik genellemeci baskı arttı. Müslüman cemaatin fişlendiğini, bir güvenlik tehdidi olarak görüldüğünü ve düşman bir blok olarak ötekileştirildiğini gözlemliyoruz.
Burada bir tehlikenin daha altını çizmekte fayda var: Önceleri Avrupa’nın öteki/göçmen terminolojisinde “Arap”, “Türk” gibi ayrımlar yapılıyordu. 80’li ve 90’lı yıllarda Avrupa’da yabancılara dair haberlerde çoğunlukla etnik kökenin ön plana çıktığını hatırlayalım. Bugünse terör saldırıları “Müslümanlara” mal ediliyor. Bu genellemeci yaklaşım nefrete, nefret de şiddete dönüşüyor. Başörtülü kadınlara yönelik tükürme, taciz etme ve fiziki şiddet eylemlerinin arttığını görüyoruz. Birçok ülkede camilerin kundaklanmasına varan eylemler var.
Bugün 740 milyona yaklaşan Avrupa’da 30 ülkede 25 milyonun üzerinde Müslüman yaşıyor. Kıtada Hristiyanlardan sonra en büyük dinî grubu Müslümanlar oluşturuyor ve her yıl 1 milyona yakın Müslüman da Avrupa’ya göç ediyor. Bu durum Müslümanların Avrupa’nın sosyal yaşam düzeneğinin bir parçası olduğunu açık bir şekilde gösteriyor.
AB sınırları içerisinde yaşayan yaklaşık 5 milyonun üzerindeki yurttaşımız, İslamofobiden en fazla etkilenen grubu oluşturuyor. Gerek komisyonumuza gerekse insan hakları alanında faaliyet gösteren diğer kurumlara bu türden şikâyetler aksetmiş durumda. İnancına ve değerlerine hakaretamiz ifadelerle saldırılan, çalışma, eğitim ve barınma gibi konularda ayrımcılığa maruz kalan insanların müracaatlarıyla karşı karşıyayız. Bu durum yalnızca bizim açımızdan değil, hem Avrupa’da yaşayanlar, hem de bu uygulamaların yaşandığı ülkeler açısından rahatsızlık verici. Müslüman ya da Türk kimliği fark etmeksizin, hiçbir insan böyle bir düşmanlıkla karşı karşıya kalmamalı.
Üçüncü ve dördüncü kuşak Türkler, siyasetten sanata kadar pek çok alanda Avrupa’da ciddi başarılar gösteriyorlar. Bununla birlikte pek çok araştırma, ayrımcılığa maruz kaldığı için ticari faaliyetlerine ara veren, eğitimini yarıda bırakan pek çok vatandaşımız olduğunu gösteriyor. Bunu zincirleme bir reaksiyon olarak düşünün. Sözlü tacize, fiziki şiddete, nefret içeren söylemlere maruz kalan bir insanın hem kendisi, hem ailesi ve hem de çevresi bu durumdan etkilenir. Ben bu noktada, İslamofobiyi ölümcül bir virüs olarak görüyorum. Çok yönlü zararları olan bir virüs ve sosyal yaşamın bütün alanlarını tahrip ediyor. Müslümanların ve Türkiye kökenli vatandaşların yaşadıkları topluma katkı sağlamalarını da imkânsız hale getiriyor.
“İslamofobi” akademide son 20 yolda popülerleşen bir kavram. Avrupa ve Amerika ile kıyaslandığında Türkiye’de İslam karşıtlığı olgusunun yeterince araştırıldığını, üniversitelerin ve araştırma merkezlerinin konuya hak ettiği önemi verdiğini düşünüyor musunuz?
Türkiye’de İslamofobi konusunda üniversitelerin ve düşünce kuruluşlarının çok ciddi çalışmaları mevcut. Bu yeterli mi? Elbette değil. İslamofobi denilen büyük sorunu dünya gündeminden çıkarmak istiyorsak, İslamofobik tezleri çürütebilecek sağlam temelli antitezler üretmek durumundayız. Bunun için yalnızca akademiye değil, sivil topluma ve biz politikacılara da büyük görevler düşüyor.
Batı’da İslam karşıtlığının yükselmesiyle birlikte aslında kamuoyu hassasiyetinin de arttığını görüyoruz. Siz yeni oluşturulan “Batı Ülkelerindeki İslam Düşmanlığını İnceleme Alt Komisyonu” çalışmalarında İslamofobiyle mücadele eden otokton Batılı aktörlerle de iletişime geçecek misiniz?
İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu olarak bu alandaki çalışmalarımızı programlarken, aktörler ve kurumlar konusunda herhangi bir ön şart belirlemedik. Daha önce, komisyon başkanlığı yapan diğer arkadaşlarımız gibi biz de İslamofobi konusunda makul, mantıklı ve tarafsız düşünen bütün kesimlerle iletişim ve işbirliği halinde olacağız. Bu konuda Batılı aktörlerin desteğini almak hayati önem taşıyor. Farklı dünya görüşüne ve farklı inançlara sahip kanaat belirleyicileri ile ortak bir paydada buluşmak, Avrupa kamuoyunda var olan olumsuz algıyı da büyük ölçüde değiştirecektir. Bu açıdan baktığımızda elbette yerleşik Batılı aktörler çalışmalarımıza dâhil olacaklar.
Alt komisyonun önümüzdeki aylardaki çalışma planı nedir? Komisyonun hangi ülkelerde, ne tarz bir metot ile ve ne şekilde bir eylem planı ortaya koyması bekleniyor?
Alt komisyonumuz geniş bir literatür taraması yapıyor. Yurtiçi ve yurtdışındaki üniversitelerin alan araştırmaları ile İslamofobi konusunda faaliyetleri bulunan kuruluşların çalışmaları değerlendiriliyor. Meselenin sosyolojik temeline inmek ve nedenlerini ortaya çıkarmak açısından böyle bir tarama çok önemli. Etkin mücadele için mevzuatı da gözden geçiriyoruz. Bunun yanı sıra yabancı ülke parlamentoları ve komisyonumuzla eşdeğer kurumlarla irtibat halindeyiz. Bu alanda yurtiçi ve yurtdışı kaynaklı çalışan merkezlerin çalışmalarını da yakından takip ediyoruz. Ziyaret edeceğimiz ülkelerde konunun mağduru kişilerle görüşmek de planlarımız arasında. Bu ülkelerdeki kurum ve kuruluşları da dinleyeceğiz. Öncelik sıramız, İslamofobik saldırıların ve ayrımcılık suçunun en fazla yaşandığı ülkelere göre şekillenecek. Nihai raporlamalarımızı hazırlayıp kamuoyu ile paylaşmak düşüncesindeyiz. Çok yönlü ve sonuç almaya odaklı bir strateji belirledik. Çalışma arkadaşlarımızın tamamı konusunda yetkin kişilerden oluşuyor. Bu açıdan bakıldığında alt komisyon çalışmalarıyla farkındalık yaratacağımıza inanıyorum.
İş göçü hareketlerinden bugüne dek başta Türkiye kökenliler olmak üzere çok sayıda Müslüman grup, köken ülkeleriyle ilişkilerini devam ettiriyor. Köken ülkeyle ilişkiler, ilgili azınlığın başka bir ülke tarafından kolay mobilize edilebileceği gibi bir endişeyle sorun olarak da görülüyor. Sizce yurt dışındaki Türkiye kökenlilerin Türkiye ile ilişkileri, onların yaşadıkları ülkeye sadakatlerinin sorgulanmasına yol açabilecek bir yapıda mı?
Avrupa’da yaşayan Türkler, 50 yılı deviren göç serüveninde tüm zorluklara rağmen çok büyük başarılara imza attılar. En büyük başarı da bu insanların kurdukları köprüler. Bu köprüler sayesinde farklı kültürler birbirleriyle karşılaşma olanağı buluyor.
Müslümanların ve Türkiye kökenlilerin köken ülkeleri ile olan ilişkilerinde bir art niyet aramak ya da sadakat sorgulaması yapmak ön yargıların sonucu. Bu ön yargının nedeni de, Avrupa’da birçok ülkenin uyum siyasetini farklı inanış ve kültürlere sahip insanların kendi ulus devletleri için bir tehlike oluşturacağı düşüncesiyle inşa etmiş olmaları. Hâl böyle olunca Türkiye kökenlilerin, Türkiye’ye ile tabii olarak kurdukları bağ birçok ülkede tehdit olarak algılandı. Oysa köken ülke ile ilişkilerin devam ettirilmesi bütünüyle insani bir durum. Hiç kimsenin tarihine ve değerlerine aidiyet hissettiği köken ülke ile yaşamını sürdürdüğü ülke arasında seçim yapma mecburiyeti olmamalı.
İslam düşmanlığıyla mücadele neden Türkiye’nin bir sorunu olmalı?
Türkiye, coğrafi olarak İslam dünyası ile Avrupa’nın ortasında yer alıyor. Bu da Türkiye’yi bu konuda oynayacağı rol açısından merkeze yerleştiriyor. Türkiye; El Kaide ve Daeş gibi örgütlerin ideolojilerine müsaade etmeyen bir Müslümanlık anlayışına sahip ve demokratik bir hukuk devleti olarak Avrupa’nın aşırı akımlarla mücadelesinde büyük bir eylem kapasitesi var. Yani Türkiye’nin son 10-15 yıldır İslamofobi ve ayrımcılıkla mücadele konusunda ciddi bir çaba içinde olduğunu söylememiz mümkün. Dünya çapında Müslüman topluluklarla yakın işbirliği içindeyiz ve İslamofobinin önlenmesi konusunda ortak politikalar üretiyoruz. Sadece Müslüman çevrelerle değil, farklı inanışlara sahip kuruluşlarla da işbirliğine önem veren bir ülkeyiz. Çünkü bize göre İslamofobi hem bir nefret söylemi hem de bir insan hakları meselesi. Bu nedenle İslamofobi sadece Batı’da yaşayan Müslümanların problemi değil, Müslümanlara her yerde sirayet eden sonuçları olan bir olgu. 2015 Avrupa İslamofobi Raporu’nun en önemli bulgularından biri Letonya, Polonya ve Finlandiya gibi çok az Müslüman nüfusa sahip birçok Avrupa ülkesindeki siyasi tartışmalarda İslamofobik söylemlerin önemli rol oynadığı. Bu da bize İslamofobinin ortaya çıkması için Müslümanların varlığına ihtiyaç olmadığını gösteriyor.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.